Booking.com

Anılar İçeriye Işık Girmesini Engelleyen Lekelerdir


Aile Dizimi Metodu çok kıymetli bir metod çünkü güncemizde yaşadığımız her durumun kaynağı düşüncelerimizdir, düşüncelerimizin kaynağı ise Anılardır.
Buradaki önemli konu şu ; Anı nedir ve nereden gelir ?
Anılar daha önce bizlerin yaşadıklarından oluşan kayıtlardır ve çoğunlukla da ATALARIMIZIN yaşadıklarından transfer alırız.
Dolayısıyla bizler atalarımızdan sadece fiziksel (göz rengi, ten rengi, saç tipi v.b.) mirasımızı değil ruhsal ve kadersel mirasımızı da devralırız. Daha da önemlisi bizler de bu mirası bilinçsizce önümüzdeki kuşaklara aktarırız.
Aile Dizimi Metodu ise atalarımızın döneminde yaşamasak da onların anılarını görmemizi, hiç bilmediklerimizi bilmemizi ve bu anılara bakarak temizlememiz / şifalandırmamıza  (fark ederek kabullenmemize) yardımcı olur..
Çünkü anılar içeriye ışık girmesini engelleyen lekelerdir aslında. Bu sebeple kendimizden başlayarak arınmış bir gen, soy bırakmak önemlidir !
Bu bağlamda Aile Dizimi metodu, iki farklı şekilde uygulanır:
1-       Grup Çalışması
2-       2- Bireysel Seanslarla
Grup Çalışması :
Burada ne oluyor ?
Burada kişi tıkanıklığını yaşadığı tek bir konusu üzerinde aile dizimini yaptırıyor. (Bereket, ilişkiler, sebebi bulunamayan sağlık sorunları v.b. ) Konuya yönelik bir çalışma yapılır , konular birden fazla ise her bir konu için ayrı çalışmalar gerektirir.
Bireysel Seanslar;
Kişinin tüm aile sistemine bütün olarak bakar ve ortalama 6 ila 8 seans arasında gerçekleşmektedir. İlk 3 seans 1 hafta – 10 gün ara ile yapılır, kalan 3-5 seans ortalama ayda bir yapılır.
Sonuç bazen hızlı gibi görünse de, ruhta işleyiş yavaş olduğundan gerçek etkilerini görmek için biraz zaman tanımak gerekiyor. Bu bazen birkaç ay- bir yıl da olabiliyor.
Kişi çok dirençli ise aynı konudaki çalışmalarda nadiren çalışmayı tekrarlama ihtiyacı doğar ancak bu 6 ay gibi bir süre sonra tekrarlanmalıdır."

Aile ve Sistem Dizimleri Terapistimiz Meral Yardımcı ile olan bir röportajdan kesitler :
“Aile Dizimi” hayatımıza yeni giren bir kavram. Belki çok eski bir geçmişi var ama ben birkaç yıldır sıkça duyuyorum. Geçmişi nedir bu yöntemin?

"Aile dizimi yöntemi yaklaşık 35 yıldır Avrupa’da ve tüm dünyada uygulanan bir psikoterapi yöntemidir. Bert Hellinger, hepimizin bir bütünün parçaları olduğumuz ve tüm oluşların bilgisinin her varlıkta ve boşlukta bulunduğu teorisi ile yola çıkarak, bu çalışmayı psikoterapi yöntemine dönüştürmüştür."

Pek bilinmeyen bir çalışma olduğu için sizden rica etsem hiç bilmeyen ve hiç duymamış birine anlatır gibi anlatır mısınız Aile Dizimi’ni? “Aile Dizimi” geçmişi şifalandırma yöntemi midir?

"Aile dizimi çalışması, çoğunlukla geçmişimizden gelen; hayatımızdaki farkında olmadığımız tıkanıklıkların farkına varmamızı sağlayan, gerçeğin olduğu haliyle “ kabulünü” amaçlayan bir alternatif terapi yöntemidir. Hayatımızdaki evlilik ve ilişki problemleri, bedensel ve ruhsal hastalıklar, çalışma hayatındaki problemler, bereketsizlik, içsel boşluk, hayatta tekrar eden paternler, veya kilitlenmeler, tıkanmalar ailemizden aktarılmışların izleriyle oluşur ; arka planda kalan çoğunlukla fark edilmeyen bu dinamikler, geri kalan tüm hayatımızı etkiler ve gelecek nesillere kadersel miras olarak bilinçsizce aktarılmaya devam eder.

İçine doğduğumuz ailenin kolektif bilincine dahil oluruz. Ailede olan tüm olaylar, kadersel döngüler, travmalar, hastalıklar, kayıplar, savaşlar, göçler, erken kaybedilen ebeveynler, erken ölen kardeşler, kürtajlar, düşükler, travmalar, yarım kalmış sevgiler , iflaslar, hak yenmesi, bağımlılıklar , zayıflamış aile bağları , dışlanmış bireyler, yanma, boğulma, ani kaza gibi dramatik ölümler veya intihar cinayet, kayıp, sır, tabu, evlatlık verme-verilme vs.. tüm bu durumlar zaman kavramı olmaksızın varlığımızda kayıtlı kalırlar.

Bu metot sayesinde kişi aile ve kendi geçmişindeki tıkanıklıkları simüle etme şansını yakalar, dışarıdan bir gözlemci olarak aynı deneyimleri yaşar ve uzun süreli bastırılmış olanı, bilinç düzlemine çıkarıp ruhsal acılarımızın kökenini görmeyi, donmuş, bloke olmuş duygularımızın yeniden canlanmasını ve akmaya başlamasını sağlar. Kişi yaşadığı varoluşunu borçlu olduğu aileye ve geçmişine cesaretle bakarak gerçeği olduğu hali ile kabul eder;. oluşan kabul sonucunda bu semptom ve hastalıkların adeta görevlerini yerine getirmenin huzuruyla kişinin yaşamından geri çekildikleri dizim çalışmaları sonrasında sıkça gözlenmektedir.

Kişi Yaşamla bütünleşir, uyum ve denge içine girer daha üretken ,sağlıklı, dingin başarıya götüren güçlü içsel barışa ulaşır."

Bu bir terapi yöntemi kuşkusuz.. Bir oyun gibi düşünelim. Peki siz bu oyunun neresindesiniz? Aile dizimimde rol alacak diğer kişiler bu oyunun neresinde?

"Bir tiyatro düşünün… Ben oyunun içinden geçen ancak dışında kalan kişiyim. Görevim oyunun içinde gözle görülmeyen , ifade edilemeyen ve oyunun akışı için açığa çıkması gerekenleri görünür kılmak ve akabinde oyuncular için farkındalık sağlayacak replikleri söyletmek . Rol alacak kişiler ise sahnede yalnızca hissettiklerini eyleme geçiriyorlar."

Ne tür sorular soruyorsunuz? Gerçeğe ulaşmak için ya da bilinçaltını harekete geçirmek için ne tür sorular sormak lazım?

"Aslında çok da soru sormaktan yana değiliz .Verilen yanıtlar genellikle bilinç ile yanıtlanacakları için ; bunların bizim çalışmamızda gücü pek olmaz.
Danışana – Sizi bana getiren şey nedir? sorusunu sorduktan sonra; aldığım özde yanıtlar ile çalışmayı başlatıyorum ve bilinmesi gerekeni, açığa çıkması gerekenleri; zihnimle yönlendirmekten sakındığım için alana bırakıyorum. Bilinçaltı yanıtlarına bu şekilde kolaylıkla ulaşıyorum.
Alandan aldığım bilgilere istinaden ; konuyu doğrulamak adına bu gibi sorular sorabiliyorum ;
- Sisteme dahil olmayan / dışlanan var mı?
- Ailede erken kayıp, kürtaj, düşük, intihar veya dramatik ölümler var mı?
- Ailede tekrar eden olaylar var mı?
- Erken ölen ebeveyn var mı?
- Evlatlık alma/verme var mı?
- Sır/tabu var mı?"

Bilen alan dediğiniz şey nedir?

"Bilgi tektir ve tüm varlık ile aynı uzaklıktadır. Çalışma sırasında temsilcilerin bilgiye bu kaynaktan ulaştığı; görünmeyen mevcudiyetle temas kurdukları alan diyebiliriz."

Aile dizimi çok ciddi travmaları şifalandırabilir mi?

"Aile dizimi yöntemi ciddi dinamikleri açığa çıkaran bir yöntem olup, kişi bu yüzleşmelerde, yürekten ve derinden kabulde kalabileceği bir düzleme geçme şansı yakalar. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, kişide bloke olan dinamikler yeniden akmaya başlar ve bu iyileştiricidir."

Kaç jenerasyon öncesine kadar gidebiliriz bu terapiyle…

"Bu terapiyle dilediğimiz kadar geriye gitmemiz mümkün. Evrende zaman kavramı olmadığından her bilgi zaman kavramı olmaksızın kayıtlı ve saklı kalır. Ancak bu çalışma için genellikle birkaç kuşak bilgileri yeterlidir."






Aşkla, Hazel SEVER


Bolluk ve Bereket İçin Niyet

BEN _____________ (ADINIZI SOYADINIZI SÖYLEYEREK) Kendimden başlayarak ülkemde ve dünyamızdaki insanların kıtlık bilincinin kolaylıkla ve sağlıkla bolluk bilincine dönüşerek şifalanmasına niyet ediyorum 
Biliyorum ki Yaradan'ın bolluk ve bereketi sonsuz sınırsızdır ve ben de bunu aşkla görmeyi kabule geçmeyi seçiyorum
HELAL YOLDAN KOLAYLIKLA VE SAĞLIKLA BOLLUK VE BEREKET BANA GELİYOR VE ENERJİ ALANIMDA ÖZGÜRCE HAREKET EDİYOR
BEN PARAYI SEVİYORUM VE SEVGİYLE ENERJİ ALANIMA ÇAĞIRIYORUM
PARAYI SEVGİYLE ENERJİ ALANIMA KABUL EDİYORUM
Şükürler OLsun Hamd OLsun
Teşekkür ederim
Teşekkür ederim
Tüm benliğim ve varlığımla teşekkür ederim


Her güne bu niyet ile başlayın :) Sevdiklerinizle paylaşın ve daima gülümseyin. Çünkü para neşe frekansında dolaşır. Siz eğer negatif bir frekanstaysanız para size pek uğramaz..

Aşkla,  ADA GELİŞİM MERKEZİ


Evrenin Bolluk Bereketi


BÜLENT GARDİYANOĞLU - Negatif enerji alanında olduğunuz zaman negatif noktaya kayarsınız. Bolluk ve bereket pozitif olan noktaya kayar. Bolluk ve bereket, bolluğu ve bereketi sevene gider.

Bolluk ve Bereket bilinci hayatımızın denge taşıdır.
Bolluk bereket evrendeki her şeyin sana ihtiyacın olduğu anda gelmesidir.
Doğru an, doğru yer !
Eğer bolluk içerisinde değilseniz burayı dikkatlice okuyunuz !
Büyük ihtimal ya parasızlık korkunuz vardır; ya kıtlık bilinciniz; ya geçmişte yaşadığınız sıkıntıları yeniden yaşamaktan korkuyorsunuz veya birisine öfkelisin. Ya da birisinin dedikodusunu yapıyorsun. içinizden eleştirip çekiştiriyorsundur. Rekabet ediyor, pazarlık yapıyor olabilirsin. Bunlar negatif enerji kaynaklarıdır.
Negatif enerji alanında olduğunuz zaman negatif noktaya kayarsınız. Bolluk ve bereket pozitif olan noktaya kayar. Bolluk ve bereket, bolluğu ve bereketi sevene gider.
İnsanlar maddiyat ve ilişkileri ile ciddi bir sınav halindedir. Her ikisi de birbirlerine bağlıdır. İlişkide sıkıntı yaşıyorsanız maddi durumunuzu, maddi durumunuzla olan probleminiz de ilişkinizi etkiliyordur.
Çoğu insana baktığımda insanlar bolluk ve bereketi hak etmediğini düşünüyorlar.“Annem babam memur, ailem zaten zengin deği,l bana bolluk bereket gelmez” diyerek kaynaktan gelen bolluk ve bereketin önünü kapatıyorlar.

HAK ETTİĞİM BOLLUK
Ailem bana hep hayatın zor olduğunu ve çok çalışmam gerektiğini söylerdi. Para kazanmanın zor olduğunu, ekmeğin aslanın ağzında olduğunu (midesinde söyleyenler bile var). ‘Para kazanmayı sen kolay mı sanıyorsun?’ gibi zorluk kavramları da hayatımıza eklendiğinde, gerçekten para kazanmak zorlaşıyor.
Para kazanmak için çok çalışmam gerektiğini öğretildiğinden, ben de öyle yaptım. Çok çalıştım ama bir türlü hak ettiğim bolluğu alamamıştım. Bilinçaltımdaki çocukluktan ekilen ve atalarımdan getirdiğim parasızlık korkusundan dolayı, bilinç altım bolluk ve bereketi hak etmediğime inandığı için çalışmamın karşılığını alamadım.
Para, kendisiyle dost olana gidiyor. Dolayısıyla bu noktada parayla barış imzalamanız gerekiyor. Bunu söylediğimde birçok kişi ilk olarak şunu söylüyor;
“Ben zaten parayı seviyorum!”
Bunu söyleyenlerde, derinlere indiğimizde paraya karşı ve parasızlığa karşı çok büyük öfkeler yer alıyor (belki de atalarından getirdiği öfkelerdir). Geçmişte yaşadığımız maddi sıkıntılarımızdan dolayı, bilinçaltımız paraya karşı öfke üretir.
“İhtiyacım olduğunda para yok, para bana gelmez, ben para kazanamam” gibi buna benzer cümleler kurduysanız, parayla olan ilişkinizde problem başlamış demektir.

Sevgilerimizle
Bülent Gardiyanoğlu

http://www.bulentgardiyanoglu.com

Facebook : http://www.facebook.com/bgardiyanoglu
Twitter : http://www.twitter.com/bgardiyanoglu
Instagram : http:// www.instagram.com/bgardiyanoglu


Su


Su ile ilgili birçok şey biliyoruz, duyuyoruz, öğreniyoruz..
Su vücudumuzdaki organ, doku ve eklemlerin en önemli ve temel bileşenidir. Vücudumuzdaki her organın varlığı suya bağlıdır. Vücudumuzun %75'i sudan meydana gelmiştir. Beynin %85'i, kanın %90'ı, kasların %75'i, böbreklerin %82'si ve kemiklerin %22'si sudur. Vücudumuzdaki organlar ve salgı bezleri eğer iyi ve temiz su ile beslenmezse sonunda görevlerini yapamaz hale gelirler.
Yetişkin bir insan her gün terleme, idrar ve soluk yoluyla yaklaşık 2,5 litre su kaybeder. Günde vücut ağırlığınıza göre ortalama 2 litre su içmemiz gerektiği söyleniyor
Su hayatımızın neden bu kadar önemli bir parçası ?
Peki suyun hafızası olduğunu biliyor muyuz?

Hafızası olan suyu içmeden önce biraz onunla konuşarak suyun bize şifa vermesini sağlayabiliriz... 
Ona;
“Seni seviyorum”
“Sana teşekkür ederim”
“Sen lezzetli bir susun”
“Sen şifa kaynağısın”
“Sen sağlıksın” gibi sözcüklerle seslenin.

Burada kendi cümlelerinizi kullanmanız çok önemli. 
Bugün ofisimize gelen bir telefon ve ardındaki danışanımız “Doğru kelimeleri nasıl seçeceğim?” diye sordu. Cevap çok net “Benim ve bütünün hayrına olan kelimeleri duymaya niyet ediyorum” gibi NİYET ETMEK. İçsel rehberliğimiz bunun için daima hizmettedir.

Lütfen arzu ettiklerinizi olumlu kaynaklı sözcükler ile içtiğiniz suya seslendirin. Böylelikle içimizdeki su da şifalanıyor ve vücudunuz buna göre size cevap veriyor. Üstelik güzelliklerle kodladığınız suyunuzun tadı muhteşem oluyor. Tadının güzelleştiğini, yumuşadığını, hafiflediğini deneyimleyeceksiniz.



Haydi deneyin. Elinize bir bardak su alın ve bir yudum alarak tadına bakın, sonra da onunla güzel güzel konuşun. Yaklaşık 1-2 dakika bu alanı oluşturduktan sonra suyunuzun tadına bir daha bakın. Farkı hissediyor, tadıyor olacaksınız.

Lütfen sevdiklerinizle paylaşın



Aşkla,

"Geveze beyninizle kalbinizin arasındaki mesafeyi avucunuzla bir ölçün. Toplam iki karış olduğunu göreceksiniz. Yapacağınız bütün yolculuğunuz aslında iki karıştır. Beyinden kalbe... Bilmekten bilgeliğe... Hale çevrilen bilgi olmak; yol bu... Rabbinizi aklınızla sevemezsiniz. Onun yarattıklarını da aklınızla sevemezsiniz. Akıl bir bilgi bankasıdır. Ama bilgisayarın sahibi sizsiniz. Bilgisayar sizin sahibiniz olmamalı ! Beyninizin de sahibi siz olun. Onu arındırın ve ruhunuzla bir bütün olması için eğitin. Dünyadaki hangi tekniği kullanırsanız kullanın, sizin arınmaya niyetiniz yoksa arınamazsınız.

İnsanların sizi dinlemesini istiyorsanız önce önce kalbinizi dinleyeceksiniz. Siz kalbinizi dinledikçe, etrafınızdakiler sizi dinleyecek." 2 TAM BİR TEK'den 

ELLER


On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi. On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayâli büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.Günler geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da, kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.
Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı
Albrecht kazandı ve Nürnberg’deki sanat akademisinin yolunu tuttu. Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi. Albrecht’in karakalem ve yağlı boya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.
Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından,
Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert’in elinde tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı. Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı: “ Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nürnberg’e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım.” Herkesin gözü Albert’e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan göz yaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını “hayır, hayır!” anlamında sağa sola sallıyordu.
Albert, sonunda kalktı ve göz yaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Hayır, kardeşim. Nürnberg’e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da kara kalem, yağlı boya çalışırım ki… Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır… Benim için artık çok geç.” Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar
Albrecht Durer’in yüzlerce portresinin yanı sıra, karakalem, sulu boya, yağlı boya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Durer’in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde bir çok çalışma masasının üzerini süsleyen, bir çok duvarda asılı duran bu resim Durer’le eşleştirildi; hatta Durer’den daha çok bilinir oldu. Albrecht Durer, kardeşi Albert’in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırık kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert’in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyorcasına açıktı. Durer bu çalışmasına basitçe “Eller” adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular. Albrecht Durer’i dünyaca ünlü bir ressam, Albert Durer’i ise sıradan bir maden işçisi yapan o yazı tura anının nişanesiydi bu. Düşen her yaprak gibi, havada metalik parıltılar içinde yuvarlanan paralar da O’nun ilmi dışında değildi. Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht’in sanatçı olma duası, Albert’in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Durer’inEller”i, böylece, “Dua Eden Eller” olarak anıldı

SORUNLARIMIZIN KAYNAĞI BİZ DEĞİLİZ


...Sorunlarımızın kaynağı biz değiliz... anılarımızdır. Bunlar içimize ışığın girmesine engel olan lekeler gibidir. Bu anıları temizlediğimizde, düşünme biçimimizi değiştiririz ve gerçekliğimiz de zorunlu olarak değişir.
20. devenin öyküsü bu durum için güzel bir örnek oluşturur.

Bir zamanlar çölde hizmetkarı ve yirmi devesiyle yolculuk eden bir Arap varmış. Bir akşam geceyi geçirmek üzere konaklamışlar ve develeri bağlamak için yalnızca 19 kazıkları olduğunu fark etmişler. Hizmetkar efendisine ne yapacaklarım sormuş, efendisi de şöyle karşılık vermiş: "Bir kazık daha çakıyormuş ve onu bağlıyormuş gibi yap. Böylece, deve bağlı olduğunu sanacaktır." Öyle yapmışlar. Ertesi sabah bütün develer oradaymış. Yirminci deve yerinden kımıldamamış. Bunun üzerine, develeri çözmüşler ve tekrar yola koyulmuşlar. Bir süre sonra, son devenin kımıldamadığını fark etmişler. Olduğu yerde duruyormuş. Çünkü hizmetkar ipini çözme hareketi  yapmadığından, kendisini hala bağlı zannediyormuş.

Anılarımızın yaptığı da aynen budur. Bize hala bağlı olduğumuz izlenimi verir ve olduğumuz yerde saymaktan başka bir şey yapmadığımız, uygun olmayan programlar çalıştırırlar. Ho’oponopono bir anının yolumuzu tıkadığını anlamamızı sağlar ve onu silebilmemize izin verir. ...

Sevdiklerinizi bilgilendirmek için PAYLAŞINIZ 

Kaynak : Ho'oponopono Kitabı
Maria-Elisa Hurtado-GracietLuc Bodin

Gerçek dostlukların önemine dair 5 bilimsel neden


Artık dijital bir çağda yaşıyoruz. Yıllardır görüşmediğiniz eski bir arkadaşınız ile internette karşılaşmanız an meselesi... Peki gerçek arkadaşlıkların insan psikolojisine ne gibi faydaları var? İşte sağlıklı ve kaliteli dostlukların önemine dair beş bilimsel neden...  
Arkadaşlar her gün içindir 
Facebook’ta bir ekleme talebiniz var. Bilin bakalım kimden? İlkokul arkadaşınız… Yurtta bir sene birlikte kaldığınız kişi… Fotoğraf atölyesinde tanıştığınız ve senelerce irtibatta kalıp sonra görüşmediğiniz insan… Yetişkinlik, biraz da eski dostları kaybetmekle ve yeni dostlar edinmekle alakalı olsa da dijital bir çağda yaşadığımız için geçmişten saklanmamız giderek zorlaştı. Bu da istediğimiz gibi iletişim kurmamızı engelleyebiliyor. 
Mesajlar, konuşmaların yerini alırken sosyal medya sayesinde yolları aşıp insanlarla buluşmamıza pek gerek kalmıyor. Büyük toplaşmalar neredeyse olay oluyor ve de özellikle büyük şehirlerde, birkaç hafta önceden ayarlamalar yapılıyor. Geçmişte kalmış ve yüzeyselliğe bürünmüş dostluklar bir yanda. 
Diğer yanda ise yeni edindiğimiz ancak yine yüzeysel ilişkilendiğimiz kankalarımız… Kişisel ve profesyonel yaşamımızın kalitesi için arkadaşlık ve dostluklarımızın derinlikli, keyifli ve gerçek olması çok önemli. Yetişkin olduk diye yalnız kovboyu oynamanın anlamı olmayabilir. Hislerimiz, düşüncelerimiz ve davranışlarımız dostlarımızdan beslenerek güzelleşiyor. Bunu unutmamamız için bilim insanları da çalışıyor. 
İşte sağlıklı arkadaşlıkların ve kaliteli dostlukların önemine dair 5 bilimsel sebep: 
1. Bu, bir özgüven meselesi 
Eğer iradenizi kontrol etmekte zorlanıyorsanız, disipline girmenize yardımcı olabilecek düzenli beyinlerle çevrelenmenizi öneriyoruz. Geçtiğimiz yıl Psychological Sciencedergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre özgüvensiz ve dağınık olduğumuz dönemlerde motivasyonumuzu ateşleyecek insanlarla iletişim kurmamız faydalı oluyor. Başarıya giden yol, başarılı insanlarla dolu. 
2. Arkadaşsızlık fakirleştirir 
Journal of Consumer Research dergisinde 2013’te yayınlanan bir çalışmanın sonuçlarına göre yalnız insanların yanlış finansal kararlar alması daha olası. Reddedilmiş ve ötelenmiş hisseden insanlar, örneğin sevgilisinden ayrılanlar, ailesiyle küs olanlar ya da iflas edenler, harcama alışkanlıklarını kontrol edemeyebiliyorlar. Rahatsız hislerden kurtulmak için normalden daha vurdumduymaz görünme ihtiyacı doğabiliyor. Bu ihtiyaç da kişinin geleceğini riske atan müsrif, mantıksız kararlar almasına yol açabiliyor.  
3. Sosyal medya sinir bozabilir  
Sosyal medya söz konusu ise “daha fazla takipçi, daha fazla ‘like’” her zaman yeğdir. Edinburgh Üniversitesi İşletme Bölümü’nde hazırlanan bir rapora göre daha fazla Facebook arkadaşı olan insanlar, daha stresli. Sosyal medya bağlantıları karmaşıklaştıkça “üzülme ihtimali olan” insan sayısı da artmış oluyor. Bunu yazarsam darılırlar mı? Şu şarkıyı paylaşsam benimle dalga geçerler mi? Ve endişelerin daha niceleri… Kendimize dair çevrimiçi bir kişilik yaratıp bu personanın gölgesinde kalabiliyoruz. Bir de rezillik kısmı var elbette. Lise arkadaşlarımızla rakıya gidiyoruz ve ertesi gün iş yerinde herkes sarhoşken pek içli şarkı söylediğimizi öğreniyor.  İnsanları hayatımıza bu şekilde eklemeden önce iki kere düşünmekte fayda var.  
4. Dostu olanın ömrü uzar  
Avustralya Flinder’s Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırma, uzun dostlukları olan insanların daha uzun yaşadığını ortaya koyuyor. 10 senelik bir süreçte 1500 kişiyle yapılan çalışmalarda daha geniş çevresi olanların %22 daha uzun yaşadığı ortaya çıkmış. Dostuyla dertleşebilen ve paylaşabilen insanların depresyon ihtimali azalıyor. Bağışıklık sistemleri güçleniyor. Bazen dostlarımız bizi zor durumlar da bıraksa da, yorsa da, onlara keyifle ve uzun uzun yaşamak için de ihtiyacımız var.  
5. Jokerimi kullanabilir miyim? 
2014’te Journal of Consumer Research dergisinde yayınlanan bir çalışma, en iyi dostların suç ortakları da olduğunu ortaya koyuyor. Rejim yaparken en yakın kız arkadaşınızla kaçamak yapmadınız mı hiç? Hayatı gereğinden fazla ciddiye almadığınız anlarda yanınızda kimler vardı? Ya da cesaretinizin kırıldığı zamanlarda kimi aradınız?  
Önce dostluk…  
İlişkiye başlamak, yeni bir şehre taşınmak, aile kurmak, anne baba olmak ve kariyerimiz dostlarımızın önem sıralamalarının değişmesine yol açabiliyor. Arkadaşlarınızın hayatınızdaki etkilerini doğru değerlendirip kaliteli ve uzun bir hayatı dolu dolu yaşayabilirsiniz. 

'MUTLULUĞUN SIRRI'...


Gülse Birsel'den 'Mutluluğun sırrı'... Toplanın, mutluluğun sırrını veriyorum! Bir kere şu ortaya çıktı: Para, mutluluk getirmiyor kardeşim! Modern dünya, sadece 'daha zenginlerin' , 'daha az zenginlerden' biraz daha mesut olduğunu, bu saadetin de 'üstünlük' hissinden kaynaklandığını ve uzun sürmediğini keşfetti! Psikologlar 'mutluluk' konusuna takmış durumdalar. Temel ihtiyaçları karşılandığı sürece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyor. Peki, kim, niye mutlu oluyor? Time dergisinin son sayısı, birçok bilim adamının bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan ilginç sonuçları konu alıyor. Mutluluk, bizim sandığımız etkenlerden çoğuyla hiç bağlantılı değil! Para? Hiç alakası yok! Eğitim? Hiç etkisi yok! Zekâ? Aynı şekilde! Gençlik? Bilakis! Yaşlıların hayattan gençlere göre daha çok zevk aldıkları ve depresyona daha az meyilli oldukları kanıtlanmış! Evlilik? Araştırmalara göre, evli insanlar bekârlara göre biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanların evlilikleri daha kolay yürütmesiyle ilgili olabilir! Güneşli havalar? Hayır! Amerika'nın bol yağmurlu bölgelerinde yaşayanların Kaliforniyalı lara göre daha depresif olmadığı kanıtlanmış! O zaman insanları mutlu eden ne? Bulgulara göre dini inanç insanların mutluluğunu artıran önemli bir etkenmiş. İnanan insanlar zorluklara karşı daha kolay göğüs geriyor ve daha iyimser oluyorlarmış. Arkadaşlar, mutsuzluğa karşı müthiş bir ilaçmış! Ahbapları, dostları, aileleri ve çevreleriyle daha yakın ve sık ilişki kuran insanlar karamsarlıktan uzak kalmak için en etkili formülü bulmuşlar. Bu arada, mutlu olmak için bir grup psikoloğun kullandığı 'gün inşa etme' metodundan bahsetmek lazım. Denekler bir gün önce dakika dakika ne yaptıklarını hatırlayıp, bu aktivitenin onların açısından mutluluk düzeyini birden yediye kadar işaretliyorlar. Bu test 900 kişide uygulanıyor. Sonuçlar ilginç... En çok mutluluk veren aktiviteler, arkadaşlarla sosyalleşme, evde yatıp gevşeme, dua etme ve yemek yeme... Bunları spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyor. Tuhaf ama 'çocuklarla ilgilenmek' listenin en altlarında, ev işinin bir sıra üstünde yer alıyor! Çoğu insanın hayatında mutluluğunun kaynağı olarak gördüğü çocukların, günlük hayatın mutsuzluk sebeplerinden biri olması ilginç! Demek ki, mutlu ettiğini sandığınız her şey mutlu etmiyor! Ancak, günlük hayatta insanı sinirlendiren, geren, mutsuz eden ufak tefek olaylar, hayatın genelinde mutluluk kaynağı olabilirmiş! Sürekli şikayet ettiğiniz stresli işiniz, hayatınızın en önemli rengi olabilir örneğin. Psikologların bu konuyla ilgili edindiği farklı bir bulgu da: 'Sonların gücü'! Sözgelimi, sizi çok mutlu eden bir ilişki, son bir haftasında berbat kavgalar ve gözyaşı dolu bir ayrılıkla sonlanıyorsa, bütün hayatınız boyunca o ilişkiyi kötü hatırlıyorsunuz! Bu konu, kolonoskopi yaptıran bir grup insan üzerinde test edilmiş. Biliyorsunuz kolonoskopi, bağırsaklarla ilgili rahatsız edici, biraz acılı bir muayene metodu. Bir grup hastaya standart kolonoskopi yapılmış. Diğer grupta ise kolonoskopi aleti, muayeneden sonra 60 saniye hareketsiz bırakılmış. Hastalara acı veren bölüm aletin hareketleri olduğu için, uygulama 60 saniye daha uzun sürdüğü halde, muayenenin sonu 60 saniyelik acısız bir zaman dilimiyle bittiği için, ikinci gruptaki hastalar, uygulamayı, ilk gruba göre daha az rahatsız edici bulmuşlar! Peki, herkes mutlu olabilir mi? 1996'da yapılan bir araştırmaya göre, bir insanın hayatından memnun olması, yüzde 50 oranında genetik yapısına bağlı! Genler neşeli, rahat bir kişilik yapısını, stresle başa çıkma kapasitesini, depresyon ve endişeye mehili yönlendiriyor! Eğer bir insan genetik olarak mutluluğa meyilliyse, başına berbat şeyler de gelse, hatta kaza sonucu bir uzvunu bile kaybetse, zaman içinde, eski mutluluk seviyesine ya da ona yakın bir noktaya dönebiliyor! Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak! Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor; Kaliforniya Üniversitesi' nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor! İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek, babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyor! Ne para, ne aşk, ne güneş, ne gençlik. Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri. Marangoz olsanız da, doktor olsanız da böyle. O kadar araştırma, kolonoskopide ekstra 60 saniyeye katlanan denekler (!), yazışmalar, toplantılar, istatistikler. .. Psikologlar yine bize anaokulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar: Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret!